2001: A Space Odyssey'in Din Sosyolojisi Üzerinden Farklı Bir Analizi
bayıldığım filmdir. bu filmi din sosyolojisi perspektifinden okumak boynumuzun borcudur efendim. şimdi okuyacağınız analiz filmin ünlü alman din sosyoloğu rudolf otto'nun kutsala dair eseri üzerinden okunmasıdır.
aydınlanma insanlığa akıl ve bilimin yolu ile nasıl hakikate ve mükemmelliğe erişebileceğini gösterdi veya belki de böyle bir illüzyon yarattı. arthur clarke ve stanley kubrick'in daha sonra clarke tarafından romanlaştırılacak 1968 çıkışlı filmi zamanına göre müthiş efektler, kostümler, set ve muazzam sinematografisi ile o dönemin sinemasını büyüledi hala da büyülemeye devam ediyor. tabii sinemanın büyüsü ayrıca aydınlanmanın, mutlak aklın, insanın akıl ve bilim ile yapabileceklerinin sınırsızlığının da büyüsü.
Uyarı: Spoiler içerir.
efendim işte filmimiz dört tane bölümden oluşuyor: insanlığın şafağı, ay görevi, jüpiter görevi ve tabii ki yolculuğun sonu, belki de bir başka yolculuğun başlangıcı. her son yeni bir başlangıçtır en nihayetinde.
filmimizin ilk bölümü tabii ki de bir evrim hikayesi. bir grup primat afrika savanasında yaşam mücadelesi veriyor. bir gün bizim kabile bir su kaynağının etrafında başka bir kabile ile yaşadığı güç savaşını kaybediyor ve oradan sürülüyor. o gecenin şafağında güçten düşmüş bitap halde uykudan uyanmış kabile üyeleri bir de ne görsün karşılarında upuzun yekpare adeta müthiş bir ustalık ile inşa edilmiş bir dikilitaş veya ecnebilerin değişi ile bir monolit. primat kardeşler hayatlarında doğada rastlayamayacakları bu şekli meraklı gözlerle bir çeşit korku ve huşu içinde inceliyorlar tabii.
rudolf otto 1917 tarihli kutsala dair isimli eserinde kutsala dair bu huşu duygusunu inceliyor. ve bu duyguya latince numen kelimesinden devşirdiği bir de isim veriyor: numinous. bu kavram kısaca tanrısal olanın karşısında insanın ruhunu saran korku ile karışık saygı hissini tanımlıyor. yani kutsalın sadece muhteşem yanını değil onun korkutucu ve tekinsiz tarafını da yansıtıyor ve monolit de bunun bir sembolü adeta. ve kitapta otto şunu vurguluyor, numinous ile karşılaşmak bir tesadüf eseri değildir, ilahi olanın iradesi ile gerçekleşir. ve tanrı gerçeği, insan tarafından yapılmış bir çıkarım değildir; tanrı kendi gerçekliğini doğrudan tezahür eder. burada rahatlıkla vahiy örneğini verebiliriz mesela. ve tanrı gerçekliği her zaman bir şeylerin bilgisini getirir hediye eder. kurandaki oku emri mesela. ve monolit de insanlığa bir ilim ve irfan sunuyor ki o da tabii ki alet edevat yapma ve kullanmanın bilgisi.
otto’nun incelediği ikinci önemli mesele de yaratılmışlık duygusu (bkz: the creature feeling). burada otto bu duyguyu “bütün yaratılmışların üstünde olanın karşısında, kendi hiçliğinde boğulmuş, kendi hiçliği ile ezilmiş bir mahlukun duygusu” şeklinde tanımlıyor. bu bir tür mutlak iradenin karşısında gerçekleşen ve söz ile ifade edilemeyen bir hiçlik hissi. ve tabii bu duyguyu da bu sahnede ve gelecek sahnelerde bol bol görüyoruz.
esasında filmin incelediği şey şu evrenin varlığı ve bizim varlığımız muazzam bir gizem hala. tarih boyunca da bunu çözmeye çalıştık çalışıyoruz. bu önceden tanrı ve kutsal olanın yoluylaydı, seküler dünyamızda da bilimin ve aydınlanmanın yoluyla. ancak o hakikat hayali bizi sürekli daha çok tekinsizliğe ve daha çok gizeme sürüklüyor. bu yüzden film boyunca bilim kurgunun en önemli sorusunu takip ediyoruz: insan olmak, var olmak gerçekten ne demek?
efendim işte monolitin ziyaretinden sonra primatlarımız hayvan kemiklerini bir alet gibi kullanmayı öğreniyor ve bu sayede onları süren kabileyi ellerine geçirdikleri kemiklerle bir güzel pataklıyor. bu değişim, bu bilgi tabii kabileyi ölümden ve yok oluştan kurtarıyor. kabilenin ve insanlığın kaderini değiştiriyor. bundan sonra primatımız zafer çığlıklarıyla elindeki kemiği havaya fırlatıyor ve o muhteşem match cut ile(bayılıyorum bu geçişe) kemik uyduya dönüşüyor. işte efendim insanlığın uzay hikayesi burada başlıyor. bundan sonra da monolit 2 kere daha gelecek ve her göründüğünde insanlığa bir şeylerin bilgisini hediye edecek ve insanlığı dönüştürecek.
ondan sonra 2001 insanları ile tanışıyoruz ve görüyoruz ki bu insanların yaşamı o kadar monoton ve mekanik ki, adeta bir robot gibiler. her yerde teknolojik aletlerin kullanma kılavuzları, talimatlar. bir sahnede kocaman bir sayfa tuvalet kullanma talimatı görüyoruz mesela. diyaloglar hep işte teknik konular ile alakalı falan. hani uzaydasınız kardeşim hiç mi kimse mekiğin camına kafasını dayayıp da ayın yıldızların muhteşem güzelliğine bakıp ölüp bitmiyor veya hiç mi kimse dünyamıza bakıp ulan “şunun güzelliğine bak boncuk boncuk adeta bir nazar boncuğu!” demiyor. şaka bir yana medeniyetimiz gizemden, duygusallıktan, meraktan mahrum bırakılmış dostlarım resmen yapay zekaya dönüşmüşüz.
insanın sorular olmadan bir çatışma, bir mücadele olmadan varlığını sürdürmesi mümkün değil yani. çünkü insan, doğadaki her canlı gibi türlü türlü dönüşümler geçirip bugünlere gelmiş bir varlık. bütün gizemleri çözdüğünü sanmak tabii ki aydınlanmanın getirdiği kocaman bir yanılsama.
o sırada ayda bir monolit bulunduğu haberi geliyor ve astronotlar bu taşı araştırmak için yola çıkıyor. bir grup bilim insanı monoliti karşılarında gördüklerinde aynı milyonlarca yıl önce primatların yaptığı gibi gözlerini taştan alamıyor, onun haşmeti karşısında korkuyla karışık bir saygı ile, huşu ile kalakalıyor. daha sonra monolitten yüksek perdeden, neredeyse insanı sağır eden bir ses yayılmaya başlıyor adeta otto’nun bahsettiği o korkutucu yanını ortaya çıkarıyor numinous. ve anlaşılıyor ki bu aslında bir sinyal, bir gösterge, insanı başka bir dönüşüme yönlendiren, başka bilgilerin kapılarını aralayan bir ipucu. bu yüzden monolitin her tezahür edişi yeni bilgilerin, değişimin kapılarını aralayan bir eşik görevi görüyor. efendim otto kitabında recejac’tan alıntı yapıyor diyor ki "insanının mistikliği bir korkuyla, evrensel, yenilmez bir egemen gücün korkusuyla başlar ve daha sonra o egemen güç ile birleşme arzusu haline gelir." insanların monoliti takibini de böyle bir duygu ve kendinden daha güçlü addettiği şey ile birleşme arzusu olarak yorumlayabiliriz kesinlikle.
bu olaydan 18 ay sonra bir grup bilim insanı monolitin gösterdiği yere gizemli sinyalin kaynağını bulmak için jüpiter’e doğru bir yolculuğa çıkıyor. gemimizde inanılmaz gelişmiş hal 9000 adında bir bilgisayar sitemi var. bunun tek görevi mürettebata jüpiter’e güvenli bir şekilde ulaşmada yardım etmek. ancak robotun beyninde bir problem meydana geliyor ve bir şekilde insanlara güvenmenin çok riskli bir şey olduğuna karar veriyor. anlıyoruz ki robota göre insanların duygusala ve bilinmeze eğilimi, mantıklı karar verme yetilerini sınırlıyor. hani burada aydınlanma ile gelen soğuk aklın yarattığı bir makinenin insanın nasıl sonunu getirdiğini görüyoruz. çünkü hal riskleri değerlendirirken insan gibi bilinmezliği, var olmanın absürdlüğünü mistik olanı göremiyor. zaten hiç bu duyguyu veya herhangi bir duyguyu tecrübe etmemiş ki. tabii kahramanımız david bowman robotla giriştiği zorlu savaşı kazanıyor ve insanlık aslında bu sayede başka bir eşiği aşıyor. bu eşiği tabii ki tanrıların bir testini geçmiş gibi bile değerlendirebiliriz. monolitin orada olması bilim insanlarının bu yolculuğa çıkması her şey bir kaderin göstergesi olarak okuyabiliriz kolaylıkla. en nihayetinde kahramanımız david bowman gizemli sinyale olan yolculuğuna bir mücadelenin galibi olarak devam ediyor. bu sahnede monoliti üçüncü kez görüyoruz. bu sefer uzay boşluğunda süzülür halde. daha önce de sık sık belirttiğimiz gibi gene bir eşik aşılmış. insanlığı bilişin başka bir seviyesine taşımak ve ona bir nevi rehberlik etmek için orada.
ve tabii ki kahramanımız yıldızlararası bir yolculuğa çıkıyor. bir yıldızgeçidi onu lüks bir eve benzeyen bir yere getiriyor. burada bir sürü farklı açı ile kahramanımızın yaşlandığını görüyoruz. numinous bir nevi onu kaderine hazırlıyor sanki. en nihayetinde bowman ölüyor ve bir yıldız çocuğa dönüşüyor. burada da otto’nun başka bir kavramından bahsetmek lazım. otto’ya göre numinous bir çeşit toz, kül ve hiçlikten ibaret olma hissine sebebiyet veriyor. yani insan numinous’un egemen gücü karşısında kendisini minicik bir tozdan ibaret hissediyor ve buna da ezici güç (bkz: overpoweringness) diyor. bu bakış açısıyla beraber düşünürsek bowman aslında bu haşmetli gücün karşısında benliğini yok ederek (keşişlerin yaptığı şey de tam olarak böyle bir şey) başka bir biliş düzeyine ulaşıyor, kutsallığı kucaklayarak numinous’u aşıyor, ecnebi deyişi ile transcend oluyor. bundan sonra yıldız çocuğu uzayda süzülürken görüyoruz. evine, dünyaya dönüyor, ve dönerken tecrübe ettikleri sonucu ona bahşedilen bilgiyi götürüyor. benliğin yok edilişi insanlığın başka bir biliş seviyesine kapılarını aralıyor.
bu yüzden son bir son değil dostlarım insanlık için yeni bir başlangıç oluyor; görmenin ve anlamanın aklımızın almayacağı biçimleri bahşediliyor belki de numinous tarafından. tabii bu bilgiye erişmek kolay olmadı, türlü türlü zorluklardan geçerek geldi kahramanımız bu noktaya. bu yüzden işte hayat öyle bilinmeze doğru bir yolculuk sevgili dostlar ama karşılaştığımız her tecrübe öyle ya da böyle bir dönüşüme sebep oluyor biz istesek de istemesek de. bu yüzden son olarak diyeceğim şu her ne kadar bazen umutsuzluğa düşsek de devam etmekten vazgeçmeyelim. hangi dinden olursanız olun o dinin numinous’una tanrı veya tanrılar deyin ya da ne bileyim uzayda yaşayan overlordlar falan deyin vardır bir bildikleri deyin ve asla hayattan vazgeçmeyin dostlarım.